4 Ağustos 2014 Pazartesi

Birinci Bölüm

Belki bilirsiniz, genellikle aksiyon, macera, fantastik, bilim kurgu türü yazılar yazarım. Ama bu kez farklı bir şey denemek istedim, umarım hoşunuza gider... İyi okumalar! ^_^



“Nasıl istersen!” dedim sesimi yükselterek, bariz bir hayal kırıklığıyla. Gözlerime dolan yaşları geri çekmeye çalıştım, sırtımı dikleştirdim. Kaşlarımı çatarak gözlerinin içine baktım, öylesine duygusuz bakıyorlardı ki bana, bir an gardımı indirecek gibi oldum. Dudağımı ısırdım, arkamı döndüğüm gibi çıkışa adım attım, dışarı çıkıp kapıyı ardımdan çarparak kapattım. Yanaklarımdan çeneme doğru inen, ıslak yollar belirmeye başlarken, boğazımda düğümlenen hıçkırıklarımı tutmaya çalışıyordum. Evin yolunda yürümeye başladım, hava hala kapalıydı. Üzerimdeki cekete biraz daha sarındım, tuttuğum nefesimi yavaşça ağzımdan verdim. O sırada bir ses duydum, başımı yola doğru çevirdim.
“Hey, Çiğdem. Seni bırakabilirim?”
Zoraki bir gülümseme takındım yüzüme, ardından cevap verdim, “Teşekkürler, Tolga. Ama yürüyeceğim.”
Tolga arabanın içinden bana bakmaya devam etti, ardından sırıtarak konuşmaya başladı, “O halde ben de yürüyeceğim.”.  Arabayı kaldırımın kenarına park etti ve dışarı çıktı, koşarak yanıma geldi.
“Gerek yoktu, orada bırakma arabayı…” dedim önüme dönerken, başımı aşağı indirdim. O sırada Tolga birden çenemden tuttu, yüzümü yavaşça kendi yüzüne doğru çevirdi.
“Ağladın mı sen?” dedi yüzümü incelerken.
“Hayır.” dedim, yerdeki su birikintilerini işaret ettim.
Belli belirsiz bir şeyler mırıldanarak yüzümü bıraktı, elini cebine götürdü.
“Gerçekten çok kötü bir yalancısın.” dedi hafifçe gülümseyerek.
“Yalan falan söylemiyorum..” dedim sessizce.
“Yalancı.”
“Hiç de bile…” dedim ağzımdan çıkan ufak bir hıçkırıkla, gözlerimin yeniden dolmaya başladığını hissettim.
“Hey, ağlama ama…” dedi bana bakarak, benden yana olan kolunu omzuma doladı ve beni kendine çekti. “Gözyaşlarını daha değerli şeylere sakla.”
“Ağlamıyorum ben!” dedim burnumu çekerek, Tolga ufak bir kahkaha attı.
“Elbette…” dedi şefkatli bir gülümsemeyle, boştaki eliyle yanağımı okşadı, ardından birden durdu ve elini geri çekti.
“Kusura bakma…” dedi gülerek, ama kolunu omzumdan çekmedi. “Biraz kendimi kaptırdım da.”
“Önemi yok.”
“Pekâlâ…” dedi aynı şefkatli tonla, “Eve mi gidiyorsun?”
“Sanırım evet…” diye yanıtladım kaşlarımı çatarak. Ardından hafifçe gülerek ekledim, “Bu havada başka nereye gidebilirim ki? Zaten geldik sayılır…”
Tekrar burnumu çektim, saatime bir göz attım, ardından başımı kaldırıp havaya baktım. O sırada yol ikiye ayrıldı ve sağa saptık, biraz ilerideki müstakil evin önünde durduk. Evin ufak bir verandası ve verandanın iki veya üç katı büyüklüğünde küçük, buna karşın rengârenk bir bahçesi vardı. Çatıyı verandaya destekleyen ince tahta sütunlara, mor renkli çiçekleri olan sarmaşıklar dolanmıştı. Evin hemen girişindeki demir kapıya ise küçük, pespembe güller tırmanıyordu. Demir kapının önünde durdum ve Tolga’ya döndüm, tam veda edecekken, gök şiddetle gürledi, hemen ardından bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı.
“Zaman tutar gibi..” dedi Tolga gülerek,
“Aynen.” diye mırıldandım, sonra kararsız bir şekilde ona baktım. “Şey… Yağmur dinene kadar benimle kalabilirsin istersen.”
“Bu seni rahatsız etmeyecekse.” dedi nazik bir şekilde, ardından sırıttı.
Yanaklarıma doğru bir sıcaklığın hücum ettiğini hissettim, yüzümün kızarmadığını umarak, “Elbette etmez.” dedim ve demir kapıyı iterek verandaya doğru yürüdüm. Verandaya giden kısa yol, yüzeyleri toprağın hizasına gelecek şekilde gömülmüş büyük taşlardan oluşuyordu. Verandaya çıkana kadar sırılsıklam olmuştum bile, kapıyı açıp Tolga’yı içeri aldım, ardından kendim de içeri giyip kapıyı kapattım.
“Buyur, otur. Çay mı, kahve mi?” diye sordum, paltomu çıkararak koltuğun üzerine attım, doğrudan mutfağa yöneldim.
“Sıcak çikolata var mı?” dedi paltosunu askıya asarken.
Durdum ve ona baktım, arkası dönüktü. Paltosunu asınca bana doğru döndü, gülümsedi.
“Sanırım... Bakmam lazım.” Yanaklarımın yine kızardığını hissettim, hemen arkamı döndüm ve mutfağa gittim. O sırada Tolga’nın salona yönelen ayak seslerini duydum, ufak bir duraklamadan sonra, koltuk yaylarının gıcırtıları ile salondan gelen sesler son buldu. Ufak cam dolabı açtım ve içinden iki tane kupa aldım. Buzdolabından çıkardığım sütü çelik bir kaba doldurdum, ocağı yaktım, sütü ateşin üzerine koydum. Ardından geçen kıştan kaldığını umduğum sıcak çikolata paketlerini aramaya başladım. Tam bulduğum sırada Tolga içeriden bana seslendi, “Eğer sıcak çikolata yoksa dert değil, kahve de olur.”
“Sorun yok, buldum!” Diye seslendim, bu sırada süt de kaynamaya başlamıştı. Sıcak çikolata paketlerini kupalara boşalttım, sütü ocaktan alıp eşit bir şekilde kupalara koydum ve karıştırdım.
İçeri gittim, Tolga’nın karşısındaki koltuğa oturdum ve kupalardan birini sapı ona gelecek şekilde uzattım. Kupayı alırken teşekkür etti, sıcak çikolatadan ufak bir yudum aldı ve yüzünü yumuşak bir gülümseme kapladı. Gözlerini kapattı ve içini çekti, arkasına yaslandı. Birkaç saniye sonra gözlerini açıp dosdoğru gözlerimin içine bakmaya başladı.
“Ellerine sağlık…” dedi yavaşça.
“Afiyet olsun.” diye karşılık verdim gözlerimi onunkilerden kaçırırken, yağmur damlaları camları yumrukluyordu, sokakta kimse yoktu.
“Güzel salon,” dedi Tolga, “sen mi döşedin?”.
“Evet” dedim tekrar ona dönerek, neyse ki artık bana bakmıyordu, odadaki ahşap eşyaları ve bibloları incelemekteydi.
“Beğendiğine sevindim.” dedim gülümseyerek. Odanın genel olarak yaydığı enerji rahatlatıcıydı, camlar yerden yaklaşık olarak üç karış yukarıdaydı. Beyaz perdeler ve yine beyaz, ancak üzerine pembe güller döşeli tüller pencerenin iki yanına çekilmiş, tahta kancalara asılmıştı. Masa, sandalyeler, koltuklar, pencerenin pervazı, sehpa… Hepsi de evin kendisi gibi ahşaptandı, evin bütününe pastel renkler hâkimdi. Ev hakkında bir şeyler gevelerken, onun gözlerinin yine üzerimde olduğunu fark ettim. Cümlemi bitirdim ve sustum.
“Çok güzel…” diye mırıldandı bana bakmaya devam ederek.
“Bence de… Verandadaki ahşap işlemeli gölgelikleri gördün mü? Görmediysen eminim ki-”     
“Ev değil.” dedi sözümü keserek, bakışları daha da yumuşadı, gülümsemesi genişledi.
“Sen.”
Yanaklarımdaki sıcaklık gerisingeri gelse de, güldüm. “Saçmalama yahu…” dedim alaylı bir şekilde.
“Saçmalamıyorum.” Elindeki fincanı sehpaya koydu ve yavaşça oturduğu koltuktan kalktı, yanıma oturdu.
Yüzümü nazikçe avuçlarına aldı, bana doğru yaklaştı. Aramızdaki mesafe yalnızca birkaç santimdi. Yüzüm çoktan kıpkırmızı kesilmişti, içimde bir panik büyüyordu. Dudaklarını benim dudaklarıma değdirecekken, onu ittim.
“Hayır.” dedim koltuktan kalkarken. Nefesim kesilmişti, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
“Sanırım.. Sanırım yağmur dindi. Bak.” dedim başımla pencereyi işaret ederek.
Bana bakan gözlerinde pişmanlık ve hayal kırıklığı vardı.
Birkaç saniyeliğine başını yere indirdi, bana tekrar baktığında ise gülümsüyordu.
“Haklısın. Beni evinde ağırladığın için teşekkürler, sıcak çikolata da çok güzeldi.”
Koltuktan kalktı, elini omzuma koymaya yeltenirken bir adım geri çekildim, eli boşluğa geldi.
Yüzünde anlık bir değişim oldu, fakat hemen toparladı.
“Sonra görüşürüz.” dedi sırıtarak, paltosunu askıdan alarak evden çıktı. Ağır adımlarla kapıya ilerledim, kulağımı hafifçe kapıya dayadım.
“Gerizekalı!” diye bağırdı Tolga, “Aptal, salak! Neden kendini tutamadın ki?!”.


Gözyaşlarımı daha fazla engelleyemedim, kapının eşiğine çöktüm ve akan yaşların yanaklarımı yıkamalarına izin verdim.